Loading...

Kürdistan Muhalefet, Dersim Anamuhalefet

Selim Temo (2011 seçimlerinden sonra kaleme alınmış yazı) Son seçim (2011) sonuçlarına bakıldığında, iktidar partisinin üstü...



Selim Temo

(2011 seçimlerinden sonra kaleme alınmış yazı)

Son seçim (2011) sonuçlarına bakıldığında, iktidar partisinin üstünlük ve gücünü pekiştirdiği görülecektir. Toplumsal dinamikleri büyük ölçüde kendine bağlayan iktidar, yalnızca “hakları teslim eden” değil, “talepleri de temsil eden” bir heyulaya dönüştü. Bu devasa yedekleme, doğası gereği karşıda yer alması gereken güç ve dinamikleri hızla kendine çeken, o da olmazsa içerik ve anlamından koparan bir pragmatizme evrildi. Ancak bu anlayışın “mutlak” üstünlüğü, devlet, askeriye ve diğer yedekleriyle birlikte, ki buna “büyük iktidar” denebilir, Kürt siyaseti karşısında tarihi bir yenilgiye uğradı.
Kürt siyaseti kendi tarihinden el alan bir kıvraklıkla bu devasa güç ve “doğal” müttefikleri karşısında seçimin asıl galibi olmuştur. Tanzimat’tan beridir kamuoyunu büyük ölçüde belirleyen gazeteciler, edebiyatçılar,  aydınlar ve son çeyrek yüzyılın gözdeleri olan liberallerin Kürt siyasetini büyük iktidarın yedeğine alma çabaları, bu seçimle birlikte sert bir kayaya tosladı. Demokratik açılım şeklinde tarif edilip bazı muktedirlerin bazı Kürtlerle aynı karede görüntülenmesiyle sonuçlanan sürece bakıldığında seçilmişlerle birlikte legal kadroların da hapsedildiği, gazetelerin kapatıldığı, savunma halindeki gerillaların katledildiği, emniyet teşkilatı, bölgedeki devlet ricali ve kurumlarının büyük iktidar emrinde eşgüdümle çalıştığı “aygıt” fark edilecektir. TV’lerdeki kadrolu ve nöbetçi aydınların bu manzaraya rağmen Kürt siyaseti şahsında Kürtleri nankörlükle suçlamaları da cabası. Bütün bu eşgüdümün dayandığı belli argümanlar vardı: 1. Hükümet suretindeki  büyük iktidar Kürt sorununu çözmek istemektedir, ama önündeki en büyük engel Kürt siyasetidir. 2. Türkiye orta boylu bir devlet olacak, bunun için de Kürtlerin aza kanaat getirmeleri gerekir. 3. Yapılan demokratik reformlar yeterlidir, gerisi gelmeyecektir, eğer birkaç özrü varsa, düzeltilecektir.
Ancak sözgelimi, “reform” bahsinde sıkça dile getirilen TRT6’nın hâlâ yasal bir statüsü yoktur. Resmi adı, “Çok Dilli Kanal”dır. Bu, Kürtçenin yasak olduğu dönemdeki söylemle tastamam aynıdır. Kürtçeyi yasaklayan söylemde de Kürtçe sözcüğü telafuz edilmiyordu. Aynı şekilde, Türkiye’de Yaşayan Diller Enstitüsü de Kürt ve Kürtçe dememenin pek de yaratıcı olmayan bir türevidir. Hapishanedeki görüşlerde Kürtçe konuşmak serbesttir, evet, ama hapishaneler, "sınıfta Kürtçe konuşup yazmak isteyen insanlar"la doludur. Ancak efendi ve onun söylemini içeren yandaşlar Kürtleri nankörlükle suçlarken, içeriye bir zerre tozun girmediği steril plazalarında Kürtleri pek insancıl bir söylemle boyuna pışpışlıyor.
Oysa Kürt siyaseti, başından beri kendini dışarıda konumlandıran, bireylerin değil, bir halkın mücadelesini veren bir siyaset oldu. Ortadoğu’daki büyük Kürt sorununun tarihteki bütün dezavantajlı süreçlerini tuzla buz ederek bugüne kalması, kendi başına büyük bir olaydır. O zaman durumu şöyle tarif edip devam etmek gerekiyor: Kürt sorunu bireysel haklar sorunu değil, bir halk, daha doğrusu bir ulus sorunudur. Bu, onu Türkiye’deki genel demokratik süreçten çok da uzağa düşürmez, ama içine de tümüyle dahil etmez. Kürt mücadelesi, bir devşirme ya da pek duyarlı bir liberalin bahşedeceği kırıntılara odaklı değildir, aksine kendi kendini yönetme iradesidir. Yüzlerce yıllık Kürt kalkışması bu çerçevede okunmalıdır. Babanlı Abdurrahman Paşa’dan, Bedirxanîlerden, Şêx Saîdlerden, Seyîd Rizalardan bugüne devreden mücadelenin -feodal, dinsel, mezhepsel, sınıfsal, silahlı ya da demokratik veçheleriyle- ana güdüleyicisi, bizatihi bu kendi kendini yönetme talebidir.
Demokratik özerklikte somutlaşan anlayış, kendisine yönelik büyük iktidar söylemini hızla deşifre ederken, kendini bağımsız bir algıyla tanımladı. Bu daireden bakıldığında seçim sürecindeki katliamlar, sivillere yönelik terör, hapsedilen binlerce insana rağmen seçimden zaferle çıkmasını, her şeyi ak-kara karşıtlığına kadar getirip pek çok kişi için “basitleştiren” bu siyasetin doğasına bağlamak lazım. İstatistiklere bakıldığında ise, her şekilde okunabilecek kadar “açık” olan bu ilmin gizleyemediği bir olguyla karşılaşılacaktır: Kürt siyaseti Botan’ı merkez almak üzere Van Gölü çevresinde filli bir demokratik özerkliği hayata geçirebileceği bir “çekirdek” için yeterli büyüklükte bir bölgede mutlak egemen olduğunu ilan etmiştir. Burada yenilen sadece AKP siyaseti değil, onun içi ve gölgesinde biriken bütün bir tarihtir. Kürt siyasetinin hızla modernleştirdiği toplumun büyük iktidara yapışıp kalmış feodal, dinsel, mezhepsel kırıntıları ve rantiye sınıfı, yükselen siyaset karşısında tarihinin en büyük yenilgisini almıştır. Seçim sürecinde sağlanan birlik, böylesi bir deşifrasyonun ürünü olarak da okunabilir.
Son on yıllık süreçte Kürt siyasetleri arasında serpilen “yeni ahlâk” da belirleyici olmuştur. Tarih boyunca Kürt sorunu olan her devletin bir de Kürt müttefiki olmuştur. Birbirine kırdırma siyaseti, uzun süre etkili, sonuç alıcı, kullanışlı bir argüman olmuştur. Ancak son on yıldır, Kürtçede “birakujî” (kardeş kavgası, katli) denen siyaset bütünüyle iflas etmiştir. Yalnızca savaşmak değil, birbirini kabul etmeme bile, meşruiyeti sorgulayan bir olgu haline gelmiştir –Yüksekova’da bir Mustazaf-Der üyesine yönelik karanlık cinayete gelen tepkiler gibi. Özellikle Türkiye-Irak sınırının ölülerini almaya giden kitleler örneğinde hükümsüz kalması, KDP dairesinde siyaset yapan Şerafettin Elçi’nin Diyarbakır’dan seçilmesiyle siyasi simgesine de kavuştu. Yani büyük Kuzey ile büyük Güney siyaseten birleşmiştir. Ancak bütün bu gelişmelerin yeterince etki etmediği bir yer vardır; Dersim. Bunun nedenlerini iki yeni kavramla sorgulayacağım: 1. “Botan tarzı siyaset” ve 2. “Dersim taassubu.”
Kürt siyasi tarihinde, bugünkü Türkiye sınırları baz alındığında Kuzey-Güney hatlarından söz etmek gerekir. İlk isyanlar Kuzey hattında ortaya çıkar ve 18. yüzyıla kadar uzanır. 1785’te Malatya’nın güney batısındaki Canbeg (Cîhanbeg), 1789’da Xerzan (Kozluk-Sason) bölgesindeki Reşkotan-Xerzan, 1794’te Diyarbekir’in kuzeyindeki Zirikan ve Têrkan aşiretlerinin başkaldırıları, ileride daha da yaratıcı şekilde kullanılacak “nasihatçi” heyetlerin kazandırdığı zaman sayesinde bastırılmıştır. Yeni dönemde ise, ilk belirtiler, 1900’lerin başındaki dilbilimsel çalışmalarda ortaya çıkar: Xelîl Xeyalî, Ziya Gökalp, Salih Begê Henêyî, Hemze Axayê Licî gibi Kirmanc (Zaza) aydınlar, özellikle Kurmancî lehçesi üzerinde ciddi ve tarihi değerde çalışmalar yaparlar (Kurmancî üzerinde çalışmalarının nedeni, söz konusu lehçenin ikincil de olsa medrese müfredatında yer almasıydı; bu yüzden daha gelişkin ve elverişli sayılıyordu). Siyasal alanda ise Şêx Saîd, Seyîd Riza, Mele Selîm, Elî Şêr, Mala Eliyê Unis, Seyîdxanê Kerr gibi isim ve hareketler, Kuzey hattında ortaya çıkmışlardır. Dolayısıyla Kürt direnişinin ana ekseni uzun süre Kuzey olmuştur. Ancak büyük Dersim kıyımı, bu bölgenin omurgasının kırılmasıyla tamamlanmıştır. 1930’dan sonraki süreçte Sivas’tan Bitlis’e, yine Güneyde Urfa’dan Siirt’e açılan mezhepsel, etnik koridorun kara ve demiryollarıyla desteklenmesiyle aradaki etkileşim en aza indirilmiştir.  
Bu hattaki isyanlarda uzun süre savunma, hatta firarın belirleyici olduğu söylenebilir. Çok sayıdaki direniş stranında tekrar edilen “li welatê xwe bê war” (kendi yurdunda yurtsuz) ifadesi bu bağlamda okunabilir. Koçgirî, Şêx Saîd, Ağrı ve Dersim isyanları, bir ölçüde örgütlü olmalarına karşın, geleneksel bağlara dayanan hareketlerdir. Genellikle daha hazırlık aşamasındayken provokasyonla başlatılır ve ilk günlerdeki etkili yayılıma karşın kısa zamanda bastırılırlar. Burada uzun süren bir şeyden söz edilmelidir ki, o da, isyan bakiyesinin savunma ve kaçış halidir. Hem Şêx Saîd hem de Seyîd Riza’dan kalanlar, 1948’lere kadar bitmek bilmeyen bir takibatın nesneleri olmuşlardır. Nitekim Şêx Saîd bakiyesini İran’da direnirken de görüyoruz. Ağrı isyanın bakiyesi sayılabilecek Seyîdxanê Kerr grubu, 1937’de Şêx Saîd’in kardeşi Şêx Abdurrehîm’le birlikte Dersim’in (bazı anlatılara göre Sason’un)  imdadına giderken Batman yakınlarında yakılarak yok edilirler. Qewmê Çiyê’nin on bir yıl süren mücadeleleri, aslında kaçma-kovalama şeklinde tanımlanabilir. Ancak bütün Kuzeyliler, devletin, dolayısıyla efendinin en azından bir gram vicdan taşıdığına inanırlar. Çerkes Ethem’in anılarında sözünü ettiği gibi, “siyasetin gayrı insanî 'gerekleri'”ni yerine getirmezler. Elazığ’dan Beytüşşebap’a kadar en geniş yayılma alanına ulaşan isyanın önderi Şêx Saîd, Diyarbekir kuşatmasında şehrin suyunun kesilmesi önerisine sert şekilde karşı çıkar mesela, çoluk çocuk ölsün mü yani diye sorar. Seyîd Riza, ihaneti estetize eder. İran tarafından bir ihanet beklemeyen İhsan Nuri Paşa’nın kurmayları, son anda siviller hakkındaki radikal öneriyi duymazdan gelirler. Seyîdxanê Kerr, Suriye’ye geçmek için yola koyulurken çevrede duyduğu hemen her adaletsizliğe, canını tehlikeye atarak müdahil olur. Bütün bu olayları anlatan stranlarda welatê Kirmanciyê ya da Kurmanciyê şeklinde telaffuz edilen Kürdistan’da sahipsiz olmaktan söz edilir. Kimsenin imdada gelmediği dile getirilir, dolayısıyla sadece Dersim değil, bütün asiler yalnız bırakılmışlardır. Bu anlatılarda hemen her zaman şu dize tekrarlanır, “eskera’ nekujin, dê û bavên wan hene” (askerleri öldürmeyin, onların aileleri var). Ağrı’dan Koçgiri’ye uzanan bu söylemi, böylesi bir ihtiyat ya da erdemin ifadesi saymalı.
Kuzey hattı, Kürtsüzleştirme politikalarıyla temizlendi ve özellikle 1970’lerde ırkçıların en rahat üslendikleri bölgelere çevrildi. Oysa bu bölge, Kürt milliyetçiliğinin örgütlendiği ilk bölgeydi, hatta buradaki Kürt idaresi uzun süre Osmanlı tarafından tanınıyordu. Mesela Erzincan’dan Kemah ve Hozat’a kadarki bölge, Osmanlı-Rus savaşına kadar, nüfusun çoğunluğu Kürt olduğundan, merkez tarafından atanan Kürt kaymakamlarca idare ediliyordu. Ancak bu bölgede tam anlamıyla etnik temizlik yapıldı. Sayısız tarihî ve ideolojik metinle tam bir üs haline getirildi. Yukarıda sözü edilen koridorların dışında, her iki koridorla teması olan bir de hilal oluşturuldu, ki hilali, Maraş, Malatya, Elazığ, Erzurum hattı olarak tanımlamak mümkündür. Dersim’e yönelik ibretlik saldırının bir nedeni de, Fırat’ın batısını “güvenceye” almaktı, hilalin nüvelerini burada aramak gerekir. Yani aslında sürekli bir sefer hali vardı ve kaba ya da beyaz, her nasıl ise, asimilasyon askerî, idarî, istihbarî çalışmalarla büyük ölçüde tamamlandı. Bugün buradaki nüfusun önemli bir bölümünü en fazla çileden çıkaracak ifade, Kürt “kökenli” olduklarını duymak olacaktır. Elbette 12 Eylülden sonra dirilecek bir Kürt hareketi, böylesi bir zemin üzerinden yükselemezdi.
1980’lerde yükselen yeni Kürt siyasetinin öncü kadroları (sözü edilen hilaldeki iç hilalmiş gibi) yoğunlukla Urfa, Maraş, Koçgiri, Dersim ve Bingöl kökenlidir. 1970’li yıllarda bu yörelerde en sert çatışmalar gerçekleşmiştir. Buralarda var olma, varlık kazanma çabası, sınırsız bir radikalizme bağlıydı, hazır bir kitle yoktu. Bu kadrolar, yerel ve merkezi güçlerle tutuştukları kavgada serpilen radikalizmi olduğu gibi Botan’a taşıdılar. Botan bölgesi ise, uzun süre 1970’lerdeki devrimciliğe mesafeli oldu. Daha geleneksel bir yapısı vardı ve silahlı aşiretler arasındaki açık çelişkilere karşın, daha çok Barzanî hareketi dairesinde bir bilinç söz konusuydu. İşte PKK burada birbirine yönelen radikalliği kendi radikalliğiyle birleştirmeyi bildi, her iki radikalizm birleşti. Bu yeni bileşke, temel anlamıyla savaşılan güçten daha sert ve güçlü olma esasına dayanır. Eğer düşman zorluysa ondan daha zorlu, zalimse daha zalim, güçlüyse daha güçlü olunacaktır. Bu şekilde geleneksel toplumun kodları tersine çevrildi.  
Botan’ın bir ucu tarihsel olarak Ağrı’ya ulaşır. Bunda lehçe, daha doğrusu ağız ve aşiret akrabalıkları, mîrlikler dönemindeki sonuçsuz birlik deneyimleri belirleyicidir. Söz konusu bölge, asimilasyona en az uğrayan ya da asimilasyona en çok direnen bölgedir. Yeni radikalizm, burada bir tür çelik çekirdek oluşturma ve onun etrafında genişleme düşüncesine dayanır. Kürt siyasetinin çekirdeği, yalnızca mücadeleyle değil, aynı zamanda göçertmeyle de genişlemeye başlamıştır. Botan’dan büyük kitleler Van, Siirt, Batman, Diyarbekir ve Urfa üzerinden Adana ve Mersin’e ulaşan bir serüven yaşarlar. Bir anlamda yerleştikleri her yeri Botanlaştırırlar (PKK’nin Genç-Lice-Kulp üçgeninde oluşturduğu ikinci çekirdek ise, bir süre etkili olmasına karşın, özellikle Şemdin Sakık’ın teslimiyeti ve katkılarıyla büyük ölçüde çökertildi).
Güney hattı, bu haliyle, belki de sonuncu olması itibariyle, bir tür bileşkedir. Yaklaşık otuz yıldır sürekli genişleyen daire, bir tür “çıkış” mitosuyla donanarak kendini biçimlendirmektedir. Ancak onu diğer Kürt isyanlarından ayıran özellikler bununla sınırlı değildir. Geçmişteki isyanların yenilgisi, hemen her zaman iç ihanetlerle rasyonalize ediliyordu. Bu şekilde yaşanan asıl mesele anlaşılmıyor, dünyada yükselen yeni güçler, dışarısı, gerçeklik mistifiye ediliyordu. İlerleyen süreçte dünyayla ilişki kurulabilecek belli merkezlerin (özellikle Şam ve Beyrut) yolu da tümüyle kapatıldı. 1950’li yılların ortasında tamamlanan mayınlı sınır ile yukarıda sözü edilen iki iç koridor birlikte düşünüldüğünde, 1970’lere kadarki süreç tanımlanmış olur. 1970’lerde Kürtler sol üzerinden dünyayla yeniden yoğun bir ilişki kurdular. Bu süreçte toplumu modernleştiren bir iç dinamik de oluştu.
Bu deneyim kendini dünyayı okuma üzerine kurdu ve özellikle 12 Eylül’den sonra hızla küreselleşti. Sınırların ötesindeki Kürt bölgeleri başta olmak üzere dünyanın hemen her tarafında örgütlendi. Yeni olanı, değişmekte olanı bir tür refleksle dikkat halesine aldı. Dünya konjonktüründeki hemen her değişimi okudu ve kendini ona göre uyarladı. İçeride ise, tıpkı 1970’lerin sonundaki kanlı deneyimde olduğu gibi, yerellikle mücadele etti. Aşiret yapılarını, merkeze yamanan ılımlı ya da tümüyle bağımlı odakları dağıttı ve kendine bağlamaya çalıştı. Bir anlamda yerelleşen her şeyi, hedeflediği bütünsellik için büyük bir tehlike olarak gördü. Kürt kimliğini örtebilecek aşiret, lehçe, mezhep, tarikat ya da hemşehriliğe dayanan her türlü oluşumu hedef aldı. Bunu da ilginç bir mobilizasyon üzerine inşa etti. Son seçime baktığımızda otokton anlamda hiçbir Kirmancın yaşamadığı Hakkari’de Selahattin Demirtaş’ın, pek az Alevinin bulunduğu Van’da Aysel Tuğluk’un seçilmesi, Muş’un iki adayından Sünni Sırrı Sakık’ın Alevi yöresinde, Alevi Demir Çelik’in Sünni yörelerinde aday gösterilmesi son derece ilginçtir. Belediyelerden de çok sayıda örnek gösterilebilir. Yine Mardin’de Erol Dora’nın Ahmet Türk’ün aşiretinin olduğu bölgeden seçilmesi de çok dikkat çekici bir göstergedir. Dolayısıyla bu mobilizasyon, radikalizmin yarattığı ön kabul üzerinden yükselen bir bilincin tatbiki şeklinde yorumlanabilir.
Dersim’e bakıldığında ise, Botanî etkinin zayıf olduğu görülecektir. Burada Kürt siyaseti dairesinde devinen kitle, büyük ölçüde Seyid Rıza, Elî Şêr ve Nuri Dersimîlerin bakiyesidir. Kaba kıyımın, “sofistike” asimilasyonla desteklendiği Dersim’in bu seçimde, Kürtlükten eser bırakmama amacıyla yürütülen sivil ve askeri siyasetin en olgun meyvesini verdiği ileri sürülebilir. Elbette yukarıda sözü edilen “çekirdek bölge” içinde ya da yöresinde AKP’nin CHP’yle benzer oy oranlarından söz edilebilir. Ama niteliksel anlamda Dersim’de farklı bir durum söz konusudur. Dersim’in üzerine yapışan (devrimci, ilerici, boyun eğmez, kültürlü, aydın vs.) mistik hale dağılmıştır. Elbette bir önceki seçimde (2009), AKP’nin İl Genel Meclisi sonuçlarında birinci (AKP %27, DTP %19, CHP %15.5) olmasını da gözardı etmemek gerekiyor. Aslında bugünü hazırlayan veriler uzun süredir geliyordu, ama bu son seçime neden bu kadar şaşırdık, soru budur.
Dersim miti, ana failin gizlenmesi, sayısız yerel tarih metni ve anlatısının merkezine yerelliğin seferber edilerek konmasıyla sağlanan bir taassuba dayanmaktadır. Nasıl bir yerelciliktir bu? Kürdistan’ın en çok “modernleşmiş” bölgesi olan Dersim modernleşmesi nasıl oldu da kendini bu kadar yoğun bir yerelcilik üzerine kurdu? Öncelikle şunu tespit  etmek gerekir ki, Dersim, Kemalist modernleşme içindedir. Kemalist modernleşmenin en önemli ayağı, Türkleş(tir)medir. Aşağıda konumlandırılan yerel kimlikler, yukarıdaki model altında çok da ezilmeden, ama sadece “gerekli” hallerde açığa çıkar. Evet, bir kimlik korunur, ama bu ulusal değil, yerel bir kimliktir ya da yerelliğe indirgenmiş bir ulusal kimliktir. Bununla birlikte, kendini ana kitleden özenle ayırır ve var olan mitolojinin üzerine kurar. O “Şafiî Kurlar” Hıristiyan vekiller seçerler, ama taassup yüzlerce yıl önceki bir mezhep çelişkisini yeni bir argüman olarak işlevsel kılar ve ana kütleyle olan farkı, arada bir ilişki imasına bile izin vermeyecek derecede kalın çizgilerle yeniden çizer.  Bunun karşısında söylenebilecek her türlü tarihsel gerçeklik, içine kapanan bu kimliğin başka kimliklerle bağ kurmasını sağlamak bir yana, onu daha da koyu ve mutaassıp kılar. Ölüleri, zulümleri kıyaslamak elbette doğru bir yöntem değildir, ancak söylenebilecek her şey, bu kimliğin kendini daha fazla kendine göre tarif etmesiyle sonuçlanır. Dilbilimsel açıdan bakıldığında, Kürtçenin bir kolu değil denen Kirmancca (Zazaca) da kesmez, Dersimce diye bir dilden söz edilir. Her ne kadar Dersim çok daha geniş bir bölgenin adı olsa da, bugünkü Tunceli’yle sınırlandırılır. Giderek Mamekiye ya da Kalan olur. Hatta aşiret gibi bir birime veya köye de inebilir.
Nizamettin Ariç’inden Ciwan Haco’suna albümlerinde Kirmancca deyîr-klam-stran okumayan yok gibidir, ama Metin ve Kemal Kahraman kardeşler bir tane Kurmancî stran okudular diye neredeyse aforoz edilirler. İnternet sitelerinde istihbaratından yeminli ırkçı profesörlerin acayip metinlerine kadar türlü alıntılarla en akla gelmeyecek bağıntılar kurulur, en olmadık hakaretler edilir. Ama bir türlü kesmez. Maktul-katil aşkı değil bu ya da sadece bununla açıklanamaz. Burada ana kütlesinden koparılmış bir yerelliğin kimlik olarak kurgulanması söz konusudur. Bu taassub kendini efendinin lütfettiği birkaç müdürlük üzerine inşa eder ve gerçekliği rasyonalize eder. Yıllar önce İçişleri Bakanı İsmet Sezgin, “Benim kızım Vedat Dalokay’ın oğluyla evli, öyleyse Kürt sorunu yoktur” sözüne, sanırım, Yaşar Kaya şöyle bir cevap vermişti, “İyi de bütün Kürtler Vedat Dalokay değil!”
Bir kurultaylık siyasi ömrü olan Kemal Kılıçdaroğlu, “Dersim özür dilenecek bir konu değildir” desin, Kamer Genç toplumdaki beşûş saygınlığını korumaya devam etsin, Hüseyin Aygün Seyîd Riza’ya cahil desin (Bir edebiyatçı olarak en sert karşı çıkacağım şey budur işte! Kürt isyan liderleri böyle aşağılanır genellikle. Oysa Şêx Saîd, Elî Herîrî ve Melayê Cizîrî’nin şiirlerini ezbere bilirdi, Şêx Mehmûd Berzencî’nin Kürtçe, Şêx Ubeydullah’ın Arapça divanları vardı, Elî Şêr 6-7 dil bilirdi ve divan sahibiydi; Salih Begê Henêyî dar ağacına giderken şiir söyledi vd.), bütün bunlar, yerelliği besler. Dersim’in bir soykırım olduğunu dünyada savunan, bunun için türlü girişimlerde bulunan, onu güncelleştiren Kürt siyasetidir. Ama Dersim mistifikasyonu, kendi gücünden bir gram kaybetmez. Dolayısıyla burada bir karşıtlık ilişkisi kurarken, Kürt siyasetinin mobilizasyonunun karşısında yerel taassubun zaferini görmek gerekir.
Ancak öyle görünüyor ki her eleştiri, hatta tespit, Dersim’in daha fazla kapanmasına neden olacaktır. Efendinin Dersim’in boynuna astığı muska, yeniye duyulan korku ve yerellikten yapılmıştır. Bir zamanlar Botan’da herkesin boynunda sallanıyordu. 

Haziran 2011'de Mesele dergisinde yayınlanmıştır. 
Dergi editoryası yazıyı "Kürtler Muhalefet, Dersim Anamuhalefet" adıyla basmıştır.
Yazı 4057266065378690860

Yorum Gönder

emo-but-icon

Ana Sayfa item

Follow by Email / Bi e-nameya xwe bişopîne

ADS / REKLAM

...

Popular Posts

Labels / Etîket

Random Posts / Tevlîhev